Sibel Edmonds/ İngilizceden çeviren: Hüseyin Kaytan

Bir
Ulus Nasıl Teslim Alınır?
(Türkiye'nin
Yasal Paravanlar Arkasına Gizlenen, El Kaide'ye Kadar Uzanan
Yasadışı İlişkiler Ağı
ve Bunun Amerika'daki Üst Düzey
Dayanakları, çn)
Sibel
Edmonds
İngilizceden
çeviren: Hüseyin Kaytan
2.
BÖLÜM
1950’lerden
beri Türkiye Afganistan-Pakistan-İran altın üçgeninde
üretilen eroinin Avrupa ve ABD’ye kanalize edilmesinde anahtar
rol oynuyor. Bu operasyonlar MIT askerler tarafından yakından
denetlenen mafya grupları tarafından yürütülüyor.
1998’de düzenlenen istatistiklere göre, Türkiye’nin
eroin trafiği 1995 yılında 25 milyar dolar ve ve 1996 yılında da
37,5 milyar dolar gelir getirmişti. Bu rakam aşağı yukarı
Türkiye’nin gayrı safi milli hasılasının %25’ine denk
düşüyor. Bu düzeydeki bir aktarım ancak ve ancak suç
örgütlerinin polis ve orduyla yakın işbirliği sonucu
gerçekleşebilir. Türk hükümeti, MIT ve Türk
ordusu, narkotik faaliyetlerine ve ağlarına sadece izin vermiyor,
ama aynı zamanda aktif olarak da katılıyor.
Temmuz
1998’de, Le Monde Diplomatique gazetesi, Istanbul’daki bir basın
toplantısında açıklanan patlayıcılar üzerine bir
raporda, Türk İstihbarat Teşkilatı MIT’in Türk ulusal
polisini “uyuşturucu trafiğine angaje olmak için anti
terör faaliyetleri adı altında Almanya, Hollanda, Belçika,
Macaristan ve Azerbaycan’a yolculuk yapan bir gruba polis kimlik
kartları ve diplomatik pasaport sağlamakla” suçladığını
yazmıştı. MIT aynı zamanda polisin koruması altında uyuşturucu
trafiğini yürüten bazı kişilerin isim listesini de
veriyordu. Türk polisi de buna övgüye değer bir
karşılık vererek MIT tarafından görevlendirilen uyuşturucu
tacirlerinin bir isim listesini sundu.
Ocak
1997’de British Home Office’in devlet bakanı Tom Sackville,
İngiltere’de yakalanan eroinin % 80’inin Türkiye’den
geldiğini ve İngiltere hükümetinin, Türk polis
teşkilatı, hatta Türk hükümet üyelerinin
uyuşturucu trafiğinde yer aldığına ilişkin raporlardan kaygı
duyduğunu belirtiyordu.
Uyuşturucu
Bağlantıları Dergisinde (Drug Link Magazine) yayınlanan bir
yazıda Adrian GattonIn an article published in , Adrian Gatton, şu
anda Hollanda’da hapiste olan ünlü Türk eroin babası
Hüseyin Baybaşin örneğini veriyordu. Baybaşin
“İngiltere’deki Türk konsolosluğu kanalıyla gelen
uyuşturucularla çalıştım” diyor ve ekliyordu: “Ben
mafya içindeydim, ama ben burdaki faaliyetimi Türkiye
yöneticilerinin de içinde yer aldığı aynı türden
bir mafya grubu ile birlikte yürütüyordum.”
Sözkonusu makale aynı zamanda İngiltere’de Baybaşin’in
aşireti için açılan bir göçmen davasına
verilen tanık ifadelerini de örnek veriyor ve Hüseyin
Baybaşin’in uyuşturucu trafiğinde yer alan Türk
siyasetçileri ve resmi görevlileri hakkında bildiklerini
müfettişlere vermeyi kabul ettiğini ifade ediyordu. Yazı,
eski bir İngiliz istihbarat subayı ve Türk mafyası konusunda
uzman Mark Galeotti’nin sözlerini aktarıyordu: “1970’lerden
bu yana Türkiye’ye, İngiltere’deki bütün eroinden
düşen pay % 75 ile % 90’dı. En önemli uyuşturucu
kaçakçıları Türktür veya Türk
ilişkileri kullanarak faaliyet gösteren suçlulardır.”
2001 yılında, Manchester’deki İngiltere’nin üst düzey
gümrük görevlisi Chris Harrison, suç uzmanı
Martin Short’a, gümrüklerin Türk mafya babalarını
alamayacağını, çünkü bunların yüksek
düzeyde “korunduğunu” bildiriyordu.
1998’de,
ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı yüksek düzeyde
resmi Uluslararası Narkotik Kontrol Stratejisi Raporu (International
Narcotics Control Strategy Report –INCSR-), Avrupa’da yakalanan
eroinin % 75’inin ya Türkiye’de üretildiğini ya da
Türkiye üzeri geldiğini” ve “Batı Avrupa’ya gitmek
üzere bu ülkeden her ay 4 ile 6 ton arasında eroin
ulaştığını” ve yine “baz morfinin eroine dönüştürülmesinde
kullanılan afyonun saflaştırılması için kurulan birçok
laboratuvarın Türk toprağında bulunduğunu” bildiriyordu.
Rapor, Özbekistan, Azerbaycan ve Türkmenistan gibi eski
Sovyet ülkelerinde gazinolar, inşaat endüstrisi ve turizm
kuruluşları aracılığıyla geröekleşen kara para aklama
işşinden en çok etkilenen ülkelerden birinin de Türkiye
olduğuna vurgu yapıyordu. INCSR’nin 2006 raporu, Türkiye’yi
uluslararası uyuşturucu kaçakçılarının en büyük
aktarım noktası ve üssü olarak bildiriyor ve bu ülkeyi
afyon kaçakçılığı, baz morfin, eroin, diğer
katalizör kimyasallar ve uyuşturucular ile
bağlantılandırıyordu.
El
Kaide ve Taliban’ın temel gelir kaynağının yasadışı
uyuşturucu satışı olduğunu biliyoruz. Bütün bu
raporlar, gerçekler ve uzman ifadeleri temelinde, Türkiye’nin,
Afgan afyon tarlalarından yola çıkan tüm
uyuşturucuların aktarımı, saflaştırılması ve dağıtımında,
en tepedeki değilse bile, çok büyük bir rol sahibi
olduğunu biliyoruz; ve sonuç olarak bu ülke, El Kaide
ile en çok ilişkili ülke oluyor. İyi de, bizim can
havliyle yaptığımız “terörist propagandayla savaş”ın
beşten fazla yılı içinde, Türkiye’yi kasteden ya da
onu hedef alan yüzeysel bir açıklama, bir yaptırım ya
da bir tehdit duyduk mu?
Hepimiz
başkanımızın bizim vurma listemize dahil olmak üzere
“seçilen” ülkeleri “seçici şeytanlaştırma”ya
tabi tuttuğunu biliyoruz. Peki içimizden kaç kişi,
terörist örgütleri doğrudan finanse eden ya da
destekleyen şu “müttefik ülkelere” verilmek üzere
hükümetimizin çıkardığı “serbest
dolaşabilirsin kartları”ndan haberimiz var? Gerçekte,
bizim hükümetimiz doğru eylemi yapacağına, yani
terörizme karşı ne gerekiyorsa onu yapacağına; bu gerçekleri
doğrudan bilen “gerçek tellalları”nın (whistleblowers)
ağzını kapatmak, kongreden ya da diğer yerlerden gelen araştırma
raporlarını sınıflamak, şu “müttefik” ülkelerin
terörizmi destek faaliyetlerinin üzerini medya yoluyla
örtmek için canını dişine takıyor.
…ve
“Dünyanın en Yıkıcı Silahları”,
bizim
yerleştirdiğimiz ve haberdar olduğumuz….
2002’deki
ulusa sesleniş konuşmasında Başkan Bush, şeytan hükümetlerin
elinden almak yoluyla, El Kaide’nin elinden de “dünyanın en
yıkıcı silahlarını” alacağını bildiriyordu. Sonradan
Pensilvanya’da yaptığı bir konuşmada şöyle demişti:
“Teröristlerin bu silahları nerden bulduğunu anlamak için
sıkı bir araştırma yapmamız gerekti ve bir rejim çıktı
karşımıza: Saddam Hüzeyin Diktatörlüğü.”
Evet, hiç bir zaman olmayan Irak’ın “dünyanın en
yıkıcı silahları”!
İşte
size Şubat 2004’te Senato İstihbarat Komitesi önünde,
CIA direktörü Peter Gross’un sözü hiç
dolandırmadan söyledikleri: “El Kaide ya da diğer grupların
kimyasal, biyolojik, radyolojik ya da nükleer silahları
kullanmaya çalışması sadece bir zaman meselesidir.
Odaklanmamız gereken şey bu.” Ve biz onun bildiğini biliyoruz;
uzun süredir biliyor bunu!
2003
Martındaki bir makalesinde Seymour Hersh, eski bir Birleşmiş
Milletler silah müfettişi ve şu anda (2006, çn)
Georgetown Üniversitesi Yabancılar Okulu’nun en bilinen
siması Robert Gallucci’nin sözlerine yer vermişti: “İran,
Kuzey Kore ve Libya’nın ellerinde nükleer silah malzemesi
olması kötü birşey, daha da kötüsü bu
ülkelerin devlet olmayan başka gruplara bunları aktarma
olasılığı. En büyük kaygı
budur, bütün bu meselede en korkunç olan budur.
Terörist grupların nükleer silahları ele geçirmelerini
engellemekten daha önemli birşey yoktur.”
Birçok
IAEA (Uluslararası Atom Kurumu) gibi örgüt ve diğer
kurumların prestijli raporlarının ve Avrupa medyasında yayınlanan
birçok haber ve yazının, Türkiye’yi ve Türkiye
içinde ve Türkiyeden dışarıya doğru faaliyet gösteren
uluslararası ağları açık bir dille küresel nükleer
karaborsada ve yasadışı silah satışlarında en temel aktörler
olarak faaliyet gösterdiklerini ifade etmelerine rağmen,
ABD’deki ilgili ajanslar ve asıl medya tamamen sessiz ve suya
sabuna dokunmayan bir konumu sürdürüyor.
Nükleer
karaborsayla ilgili faaliyetler, nükleer yedek parçaları
pazarlamak açısından ve onun İran, Pakistan vb. Ülkelere
teknoloji ve mal aktarmak konusunda bir aktarım noktası olarak
sahip olduğu stratejik coğrafyaya bağlıdır. Sadece bu değil,
Türkiye’nin statüsü ve ABD ile yakın ilişkisi, ona
ABD’den bilgi ve teknoloji elde etme (çalma) fırsatı
sunuyor.
Sadece
Avrupa ve Asya arasında değil, ama aynı zamanda eski Sovyetler
Birliği ile Ortadoğu arasında kavşak olma konumuyla da Türkiye,
nükleer malzeme ve yasadışı silah satışları da dahil olmak
üzere, yasadışı mal kaçakçılığının iyi bir
transit bölgesi haline gelmiştir. Türkiye Atom Enerjisi
Kurumu’nun bir raporuna göre, geçen sekiz yıl içinde
(1998-2006, çn) Türkiye içinde en az 104 nükleer
kaçakçılık olayı meydana gelmiştir. Örneğin
Eylül 1999’da yüzde 4ç6 dereceye kadar
zenginleştirilmiş 5 kg Uranyum, Türkiyedeki bir uluslararası
kaçakçılık şebekesinden ele geçirilmiştir;
şebekenin dördü Türk, biri Azerbaycanlı ve üçü
de Kazakistan vatandaşıydı. Rapor bunun gibi yüzden fazla
olayı sayıyor, -ve bunlar yalnızca engellenmiş ve rapor edilmiş
kaçakçılık olaylarıdır.
Pakistan
ve Libya’nın nükleer teknolojileri ele geçirme
konusundaki yasadışı faaliyetlerinde Türkiye en büyük
rolü oynadı. Temmuz 2004’te, Financial Times için
çalışan Stephen Fidler’in rapor ettiğine göre 2003
yılında Dubai’den yola çıkan bir gemide Libya’nın
nükleer silah programına dahil edilmek üzere yüklenmiş
Türkiye’ye ait sentrifüj motorları ve dönüştürücüleri
tesadüfen ele geçirilmiştir. Bu olayda gözaltına
alınanlardan biri, “saygın ve başarılı” Türk işadamı
Selim Alguadis, Malezya polisi genel müfettişi tarafından,
Libya, İran ve Kuzey Kore’ye nükleer teknoloji, dizayn ve
ekspertiz sağlayan Pakistan önderlikli bir suç ağının
Malezya ayağı olarak takdim edilmiştir. Fidler’in yazdığına
göre o, “bu malzemeleri Libya’ya götürüyordu.
" Bay Alguadis de birçok kez, nükleer ekspertizleri
bu üç ülkeye aktaran Pakistanlı gözden düşmüş
bilim adamı A. Q. Khan ile görüştüğünü
itiraf etmişti. Birçok ülkedeki şirketleriyle Selim
Alguadis, Türkiye’nin başarılı bir işadamı olmayı
sürdürmektedir. Gözaltına alınan Alguadis Türk
makamlarına teslim edildikten hemen sonra serbest bırakıldı. Onun
ortağı ve uluslararası alandaki zenginliğiyle iyi tanınan diğer
bir işadamı Güneş Cire de, nükleer teknoloji ve
parçaların İran, Pakistan ve Kuzey Kore’ye aktarılmasında
yer almıştı. Birçok uluslararası kuruluşun soruşturması
altında olmasına rağmen Alguadis ve ortakları Türkiye’de
ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar ve paravan
şirketlerinin “yasal uluslararası işletimi” üzerinden
yasadışı faaliyetlerini yönetmeyi sürdürüyorlar.
Uluslararası
Güvenlik ve Bilim Kurumundan (Institute for Science and
International Security –ISIS-) David Albright ve Corey Hinderstein
Türkiye’nin nükleer karaborsadaki büyük rolünü
tanımlıyorlar. Onların raporlarına göre, Türkiye’deki
atölyeler sentrifüj motorları ve motoru yönetmek ve
rotorları yüksek hızlara çıkarmakta kullanılan
frekans dönüştürücüleri yapmaktadır. Bu
atelyeler alt yedek parçaları Avrupa’dan ithal ederek
sentrifüj araçlarını Türkiye’de birleştirdiler.
Sahte son kullanıcı sertifikalarıyla bu parçalar
Türkiye’den Dubai’ye ve oradan da yeniden paketlenerek
Libya’ya gönderilmek üzere yola çıkarıldılar.
Türkiye’nin
yasadışı silah kaçakçılığı faaliyetleri yalnızca
Avrupa ve Ortadoğu ile sınırlı değil; bu faaliyetlerin birçoğu
ABD topraklarına kadar uzanıyor. Küresel Güvenlik Analiz
Enstitüsü (Institute for the Analysis of Global
Security)’nün bir raporuna göre, Nisan 2004’te İtalyan
polisi rutin bir gümrük kontrolü sırasında, Taoro
limanındaki bir Türk gemisinin güvertesinde New York’a
gitmek üzere bekleyen bir konteyner buldu ve birbirini tutmayan
çeşitli gümrük açıklamaları peşpeşe
geldi. Konteynerde değerleri yedi milyon doları aşan 8000’den
fazla AK47 saldırı silahları, 11 makinalı tüfek ve şarjörler
bulunuyordu.
Bizim
sokak dili konuşan başkanımız “teröristlerin silahları
elde edebileceği her yere çok iyi bakmak zorundayız” diye
birşeyler kanıtlamaya çalışırken kendini paralıyor;
gerçekten de o, bu sözlerine aptalca inanacak insanlar
bulmak konusunda başarılı oldu. O, ulusumuzu bir savaşa ve “bu
silahlara” sahip olmayan bir ülkenin bataklığına sürerken
elinden geleni ardına koymamakta kararlı oldu; ama yine de sadece
“bu silahlara” sahip olmakla kalmayarak aynı zamanda onları ne
idiğü belirsiz çevrelere dağıtıp satan “sırtımızı
dayayabileceğimiz öz müttefiğimize” biraz olsun göz
atmayı reddetti ve reddetmeyi sürdürüyor.
*
* * *
Türkiye’nin
bu olaylardaki rolünün en yüksek düzeylerde
raporlar ve kanıtlarla ortaya çıkarılmasına rağmen,
gariptir ki bu ülke her yıl Birleşik Devletler’den
milyarlarca dolar yardım ve destek almayı sürdürüyor.
Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve ABD Kongresi’ne yerleşik
üst düzey işbirlikçi ajanlarıyla Türkiye,
olası yaptırım ya da anlamlı sınamalardan asla korkmuyor; aynen
Suudi Arabistan ve Pakistan gibi. Kriminal türk dolaşım ağı,
küresel suç etkinliklerini kendi koruyucusu olan ABD’nin
burnunun dibinde sürdürüyor ve ne 11 Eylül’de
ABD’nin başına gelen felaket, ne onların bu terörist
saldırısıyla doğrudan ya da dolaylı bağlantıları, uyuşturucu,
kara para aklama ve yasadışı silah aktarımının karanlık
dünyasındaki katılım ve rollerini azaltmıyor.
“Saygın”
Türk şirketleri Azerbaycan, Özbekistan ve diğer küçük
eski Sovyet ülkelerinde üsler kurup işletiyor. Bu paravan
şirketlerin çoğu, inşaat ve turizm oluşumları görünümü
altında, ABD Kongresinin kendilerine tahsis ettiği milyonlarca
doları özel olarak ABD hükümetinden alarak, bölge
boyunca suç ağları oluşturup işletmekte kullanıyor; bu aş
içindeki ortakları arasında ise El Kaide, Taliban ve
Arnavutluk Mafyası bulunuyor. ABD hükümeti İslami yardım
örgütlerini El Kaide teröristlerinin temel finans
kaynağı olarak göstermeye çalışırken, While the U.S.
government painted Islamic charity organizations as the main
financial source for Al Qaeda terrorists, teröristlerin temel
finans kaynağını, yani uyuşturucu ve yasadışı silah
satışlarının üzerini örtmek için büyük
çaba gösteriyor. Neden?
Yıllar
ve yıllar boyunca, ABD’nin belli başlı istihbarat ve hukuk
servislerinin karşı istihbarat operasyonlarıyla derlediği bilgi
ve belgelerin kriminal ve narkotikle ilgilenen kurumlara aktarımı,
Uyuşturucuyla Mücadele Ajansı (Drug Enforcement Agency) ve
diğer yargılama ve cezai yaptırım gücüne sahip
kurumlarla paylaşımı engellendi. Birinci elden bilgilere sahip
olanların bu bilgilerini kamuyla paylaşmaları çeşitli
susturma talimatlarıyla ve Devlet Sırları Ayrıcalığının
isteğiyle engellendi. Neden?
Yoksa
bu Türkiye, Orta Asya ülkelerinin neredeyse tümü
ve 11 Eylül saldırısından sonra Afganistan gibi birçok
müttefiklerin varlığı ve yaşamasının büyük
ölçüde şu yasadışı malların ekimi, işlenmesi,
nakliyatı ve dağıtımına bağlı olması gerçeğinden mi
kaynaklanıyor? Ya da, bizim askeri endüstriyel
komplekslerimizin yağı ve ekmeği, ABD silah ve teknolojilerini
satın almak gerekli gelirin en büyük kaynağı yasadışı
üretim ve yasadışı faaliyetlerden sağlandığı için
mi? Yoksa bu, bizim finans kurumlarımızın, lobi firmalarımızın
ve belli başlı seçilmiş ve atanmış yetkililerimizin
rantçılar olduğunun açığa çıkmasından
duyulan korkudan mı kaynaklanıyor?
Kriminal
ve karanlık küresel ağlar sözkonusu olduğunda insanların
çoğunun kafasında ya içe kapanık ve toplumdan
yalıtılmış mafya tipi, ya da sokak düzeyindeki gangster tipi
suçlular canlanır. Bu nların tam aksine, Türk kriminal
suç ağının tepesi, esas olarak, üst düzeydeki
uluslararası işadamları, diplomatlar, politikacılar ve
akademisyenlerden oluşuyor. Bunların ABD’deki denkleri ise aynı
biçimde saygın ve tanınmış similar; bazıları Pentagon ve
Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzeyde atanmış
bürokratlar; bazıları seçilmiş yetkililer, ve bazıları
da ikisinin karışımı olup bugün kendi şirketlerini ve lobi
gruplarını kurmuş olanlardan oluşuyor.
Amerikan
Türk Konseyi (The American Turkish Council -ATC-)
ABD’deki
en güçlü “non-profit” kar gütmeyen ve radar
kapsama alanı dışında faaliyetlerini vergiden muaf olarak
sürdüren kurumlarından biri, Amerikan Türk Konseyi
(ATC). Bu kurumun faaliyetlerini ve aktörlerini tanıyanlar onu
“Mini AIPAC” olarak adlandırıyor (American Israel Public
Affairs Committee = Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi); bu
tanım ona uyuyor. ATK, AIPAC modelini izledi; AIPAC & JINSA
kuruluşlarının (JINSA - Jewish Institute for National Security
Affairs = Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü)
yardımlarını alarak bir üs oluşturdu ve buradan vantuzlarını
uzatarak hükümetimizin en üst katlarına kadar uzandı.
ATK adı ve yönetmeliği itibarıyle bir dernek olmasına
karşın, ABD hükümeti, lobiciler, yabancı ajanlar ve MIC
(Amerikan Askeri Endüstriyel Kompleksi) ile birlikte çalışıyor.
Araştırmacı gazeteci Jojn Stanton doğru biçimde ATK’yi
elit ve içiçe geçmiş, ABD tarihinin en
stratejik başlangıç hamlesini yapan Cumhuriyetçiler,
Demokratlar ve ağır sıklet şirket görevlileri ve askerlerden
oluşmuş olağandışı bir grup olarak tanımlıyor.
ATK
yönetiminde, yönetim ve danışmanlar kurulunda, Türk
çıkar şahsiyetlerinin yanısıra, Amerikan şahsiyetlerinin
başdöndürücü bir topluluğu yer alıyor. ATK’nin
liderliğini emekli general Brent Scowcroft yapıyor ve Kurul Başkanı
olarak görev yürütüyor; Lockheed Martin’den
George Perlman Yürütmeden sorumlu Başkan Vekili olarak
hizmet ediyor; diğer kurul üyeleri ise şunlardan oluşuyor:
Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger, Emekli General
Elmer Pendleton, Emekli General Joseph Ralston, Emekli Albay Preston
Hughes, Northrop Grumman şirketinden Alan Colegrove, Carlyle Group
şirketinden Frank Carlucci, Cohen Group şirketinden Christine Vick,
eski senatörler Robert Wexler ve Ed Whitfield… Temel olarak
birçok resmi kişilik, devlet adamı, Basically many former s;
statesmen, ‘üç beş sıradan general” ve temsilciler…
Öte
yanda ise üyeler (aidat ödeyen müşteriler) var;
bunların listesi de tüm Askeri Endüstriyel Kompleksteki
Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman gibi Kim Kimdir’lerden;
ve Washington lobi arenasındaki Kim Kimdir’lerden oluşuyor: The
Cohen Group, The Livingston Group, Washington Group International…
Elbette
ATK’nin birçok Türk şirketi üyesi de var. Bu
şirketlerinin çoğunun Libya, Dubai, Azerbaycan, Özbekistan,
Tacikistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da şubeleri var.
Gerçi bunların resmi çalışma listelerinde “inşaat”,
“emlak”, “pazarlama” ve “turizm” faaliyetleri geçiyor;
ancak bu işletmelerin temel faaliyetlerinin yasadışı silah
satışları ile uyuşturucu işleme ve kaçakçılığı
ile ilişkili olduğu biliniyor. Bu şirketler kazanılan kara
paranın aklanması işinde paravan görevi görüyor.
Gariptir ki, Kongrenin onayıyla milyonlarca dolar ABD hükümetinden
bu Türk şirketlerine, birçok “ABD Orta Asya Geliştirme
Programları” ve “Irak ve Afganistan Yeniden İnşa Programları”
adı altında sunuluyor.
Stanton
dikkat çekiyor: ‘ATK, Amerikan-Azerbaycan Ticaret Odası’nın
(American Azerbaijan Chamber of Commerce -AACC-) yeni bir AVRASYA
yaratma projesinde yer alıyor. AACC’nin Danışmanlar Şeref
Konseyi’nde nedense General Scowcroft ve aşağıdaki dikkate şayan
şahsiyetler yer alıyor: Henry Kissinger ve James Baker, aralarında
Dick Cheney ve Richard Armitage’ın olduğu eski Konsey üyeleri,
ve dahi AEI’den (American Enterprise Institute for Public Policy =
Kamu Politikası için Amerikan Girişim Enstitüsü)
medya susturucularına konu olan Richard Perle gibi bir tröst
başı ve Kansan senatörü Sam Brownback.’
Askeri
Endüstriyel Kompleks (MIC) Faktörü
…
Türkiye
ABD’den silah alımları kategorisinde Suudi Arabistan’dan hemen
sonra geliyor; 1992 ve 1996 yılları arasında Türkiye, dört
yılda bu alanda 7 milyar dolar harcayarak ikinci en büyük
silah ithalatçısı oldu. Dünya Siyaset Enstitüsü’nün
(World Policy Institute) bir raporu, İsrail ve Mısır’dan sonra
Türkiye’nin üçümcü en büyük
ABD askeri yardım slıcısı olduğunu bildiriyordu. 1994 ve 2003
yılları arasında, Türkiye ABD’den 6.8 milyar doların
üstünde askeri teçhizat ve hizmet alımı
gerçekleştirdi.
(Devam
edecek…)
Bir Ulus Nasıl Teslim Alınır?
1. Bölüm
Sibel Edmonds/
"..Bu yazının amacı için, hiç olmazsa Türkiye’nin onun küresel suç
ağları içindeki stratejik yeri, onun yasal görünen cephelerin arka
planlarında operasyonlar yapan oluşumları ve çok yönlü ağları ile onun
Birleşik Devletlerdeki politik ve askeri mekanizmalarla bağlantıları
konusunda, basit de olsa bilgi sahibi kılmaktır.."
Copyright © Rizgari Tüm hakları saklıdır.